Hosting sitealanı        Benimle Evlenirmisin Site Al

MERHABA

Tanıtım

ARADIGINIZ HERŞEY BURADA...


Baglantılarım

* Ana Sayfa
* Profil
* Arşiv
* Arkadaşlarım
* Albüm

Son yazılarım

simli banner yapma
püskülllü msn ifadeleri
GRUP HEPSİ
EN SEVDİGİNİZ HEPSİ KIZI
HEPSİNİN AVATARLARI
hepsi 1 dizi resimleri
SÜPER BİR GÜLÇİN RESMİ & HEPSİLİ İSİMLİ AVATARLAR
İSTEKLERİNİZ
HEPSİ ŞARKI
hepsinin şarkıları devamı
HEPSİ "SEN BİRTANESİN ŞARKISINI DİNLE
SİMLİ TWEETY RESİMLERİ
ANKARANIN İKLİMİ
saatin kaç oldugunu ögrene bilirsiniz
GÜZEL SÖZLER (ÖDEVİNİZ İÇİN)
VARMISIN YOKMUSUN TÜRKÇE
KARAKATÜRLER ÜSTÜNÜ TILA BİRBİRİNDEN GÜZEL KARAKATÜRLER GELSİN
İSİMLİ AVATARLAR SÜPERRRR......
SORULARINIZA CEVAPLAR
MİNİK WELCOME YAZILARI
AYRAÇLAR SİTE
EREN BAKICI NIN SAYFASI
KARAKATÜRLER... OKUMADAN GEÇMEYİN :)
SİTE ARKAPLAN KODLARI
scrollbars kodları
yasemin YOSHY)****
gülçin
simli çiçek resimleri
HALK KÜLTÜRÜ MASALLARIMIZ
İLİZYON RESİMLERİ
YANLIŞ ÇİFLEŞME SONUCU
UYAK 6, SINIF TESTDİ
zamirler test 6,3 sınıf
BAKMADAN GEÇMEYİN ( YANLIŞ ÇİFTLEŞME SONUCU ORTAYA ÇIKAN DURUM :)
*****İŞTE CEMRENİN SAYFASI******
HEPSİ HAKKINDA DAHA FAZLA BİLGİ BU SAYFADA
HEPSİ HAKKINDA BİLİNMEYENLER
dostlarımızzz :)
SEVGİ ŞİİRLERİ
SÜPERRR TAKVİMMMMMLERR...
BİLİM ADAMLARIMIZ ...
KOMİK RESİMLER
DUVAR YAZILARI
TÜRK TARİHİ GELİŞİMİ
masallar
wınx resimleri
en süper en güzel simli resimler
bilmeceler
fıkralar
HEPSİ RÖPÖRTAJ
YALAN
KALPSİZSİN
TEMPO
OLMAZ BÖYLE ŞEY
İKİ KELİME
DUR DUR
UZAT ELİNİ
HEPSİ NİN ŞARKI SÖZLERİ
HEPSİ NİN BİLİNMEYEN RESİMLLERİ1
ERENNNNNNNN
YASEMİN VE CEMRE NİN BİLİN MEYEN RESİMLERİ
HEPSİNİN EN GÜZEL VE BİLİNMEDİK FOTOGRAFLARI
HEPSİ NİN BİYOGRAFİSİ

Kategoriler


Videolar
Radyolar
Oyunlar
Saat

www.yetki.net

HALK KÜLTÜRÜ MASALLARIMIZ

Backgrounds From FreeGlitters.Com

 

HALK KÜLTÜRÜ MASALLARIMIZ NELERDİR ? NEDİR

                                                 HALK KÜLTÜRÜ  MASALLARI NELERDİR? NEDİR

 


Simli Resim

halk kültürü masalları nelerdir  ve nedir sorusunun  cevabı halkımızda  baştan beri  dinledigimiz ve okudugumuz  kitaplardır. " peki bizim halkımızda hangi  masallar kullanılıyor"  sorusun cevapı ise kelogalandır bizim halkımızda baştan beri okunan kitaplardandır, yabancı bir kültürün kitabı olsaydı  o zaman adı keloglan yerine  yabancı  valatin isimler kullanılırdı  bu demek .

 

keloglan masalları  ;

 

keloglan talihinin peşinde 

 

keloglan il devler             

 

keloglan ile sincap dostu 

 

şifalı su                       

 

keloglan  ile  vefasız arkadaşı

 

ve  dahada   fazlası    vardır   .

 

                                       

 

KELOĞLAN İLE DEVLER

Bir varmış bir yokmuş, eski zamanların birinde, bir nine ile oğlu varmış. Kafası kel olduğundan, herkes o oğlana Keloğlan dermiş.

Keloğlan, keyfine çok düşkünmüş, sabah erkenden kalkar, akşamlara kadar sinek avlar, fare kovalar, daha güneş batar batmaz, uyuz kediler gibi ocak başına büzülürmüş. İş, güç ne yaparmış, ne de severmiş.

Yaşlı annesi, oğlunun bu miskin, bu tembel huyundan çok dertliymiş. Birçok kereler, yahut sayısız defalar uyarmış, ama Keloğlan hiç aldırış etmemiş, sineklere avlamaya, tavuklara kışalamaya, dev gibi fareleri de kovalamaya devam etmiş.

O kadar tembellik ediyormuş ki, keçileri ile eşeği bile yaylıma götürmemiş, hayvancıklar açlıktan ölmüş.

Yaşlı annesi, artık daha fazla dayanamamış, oğlum, uşağım dememiş, almış eline kocaman bir sopa düşmüş peşine. Neresine gelirse pat pat vurmuş. Neredeyse, Keloğlan’ın kafası kırılmış.

Keloğlan bakmış ki anasının dayaktan vazgeçeceği yok, acımadan öldürecek, canlı canlı da mezara gömecek. Ardına bile dönüp bakmadan kaçıp gitmiş.

Çok para kazanmadan eve dönmeyecekmiş.

Az gitmiş, uz gitmiş, gide gide bir kasabaya inmiş.

Karnı da çok ama çok acıkmış. Parası da ya azmış yahut hiç yokmuş. Bir kocakarının evine varmış, kapısını vurmuş, ekmek istemiş, yemiş...

İş aramış, bulamamış, bir güzel de paylanmış. Geri dönmemeye pek kararlıymış ya, ne olur ne olmaz, dağlarda, ormanlarda lazım olur diye düşünmüş. Bir demirci dükkanına varıp, kendine demir bir kılıç yaptırmış. Takmamış beline, almış eline.

O kadar çok yol gitmiş ki, kaç köy, kaç kasaba geçtiğini unutmuş.

Çok sessiz ve karanlık bir gecede, bir derin vadiye inmiş. Eli kınılıcında gözü sesteymiş.

Bir gürültü ile irkilmiş. Kulak kabartmış, çok korkmuş. Bu sesleri daha önce hiç duymamış.

İnmiş daha da aşağılara,gördüğü manzara, az kalsın aklını başından alacakmış. Birçok dev, bir arabadaymış. Durmadan konuşuyorlarmış.

Meğer devler düğün yemeği pişirirmiş. Kocaman kocaman ocakları varmış. Ev büyüklüğündeki kazanların biri indirilip biri bindiriliyormuş.

O kadar meraklanmış ki Keloğlan, daha yakından görmek için birkaç adım yürümüş. Her nasılsa devin birisi kendisini görmüş. Demir kılıç yaptırdığına çok sevinmiş. Ama bu kadar dev ile nasıl baş edeceğini düşündükçe, üzülmüş, korkmuş. Korkmakla olmuyormuş, yiğitliği tutmuş.

Kendisine bakınıp duran dev, çok neşeli bir kahkaha patlatmış, bütün dağları dalgalandırmış. Arkadaşlarına dönmüş, şöyle seslenmiş, “Bulduk, bulduk.”

Bir dev, “Ne buldun” diye sormuş.

Keloğlanı gören dev, ağzından salyalar akıta akıta, “Bir insan” demiş, “bir insan.”

Başka bir dev, pek iştahlı imiş. “Çoktandır insan eti yememiştik. Ayağımıza kadar geldi.

Hep birlikte bir “hey” çekmişler, Keloğlanı yemeğe karar vermişler.

Keloğlan, bakmış ki durum ciddi. Kaçsa nereye kaçacak? Dövüşmeye kalkışsa beceremeyecek. “Şunları hele bir korkutayım” diye düşünmüş ve gayet sert bir sesle haykırmış: “Yüreğiniz varsa topunuz birden gelin!”

Devler, yedi dağı titreten bir kahkaha atmış. “Acaba şu zavallı çocuk neyine güveniyor” diyen bir dev, Keloğlan’ın yanına çıkmış, demir kılıcı görünce irkilmiş, arkadaşlarına seslenmiş: “Hey dikkatli olun, Miron Padişahı’nın büyülü kılıcına benzeyen bir kılıcı var.”

Bu sözler üzerine Keloğlan bayağı sevinmiş, hem de yalancı pehlivanlar gibi şov yapmaya, el kol sallamaya başlamış.

Bir şeyler daha söylemiş: “Benden hatırlatması devler, acırım size, yazık olur hepinize.”

Devlerden biri biraz alaycı bir dille, “Çok kabadayılık yapıyorsun yavru insan. Eni konu bir kılıcın var” demiş.

Keloğlan kılıcını havaya kaldırıp konuşmuş: “Şimdi kılıcımı iki kez sallarsam, hepiniz ölürsünüz. Çünkü zehir saçar.”

Çok korkmuş devler. Birkaç adım geri çekilmişler. Birkaç tanesi kaçıp gitmiş, birkaç tanesi korkusundan yerlere yığılmış.

Bakmış ki söylediği her söz devler üzerinde büyük etkiler yapıyor, şöyle demiş Keloğlan:

“Korkmayın, korkmayın! Eğer dediğimi yaparsanız kılıcımı sallamam.”

Bir dev, “Emriniz olur keloğlan. Hemen söyle ne istediğini. Yapmaya hazırız. Bize dokunma yeter ki. Ne olursun, yiğit delikanlı!

O kadar çok şişinmiş ki Keloğlan, aç karnını bastıra bastıra emir vermiş devlere: “En güzel yemeklerinizden bana güzel bir sofra hazırlayın bakalım. Hadi, durmayın daha öyle karşımda pısırık pısırık. Sallarsam kılıcı, sonunuz olur çok acı.”

Sevinmiş devler, bir de takla atmışlar kocaman kocaman gövdeleriyle. Titrek titrek konuşmuşlar.

“Aman Keloğlan, kılıcı zehirli yiğit oğlan, dokunma bize, hemen sofranı hazırlıyoruz” demişler.

Göz açıp yummaya kalmadan mükellef bir sofra kurulmuş. Karnı çok aç olan keloğlan, sofradaki yemeklerin tümünü yemiş. Biraz da yanına almış öteberilerden. Kalkmış yoluna giderken devlerden biri şöyle demiş: “Ey yiğit, seninle bir pazarlık yapalım mı?”

“Ne pazarlığı” diye sormuş Keloğlan.

“Şu kılıcını bize satar mısın” demiş dev.

Keloğlan ağırdan almış, işi iyice kıymete bindirmiş. “Hoppala... Oldu mu ya şimdi? Siz taşıyamazsınız ki onu.”

“Niçin taşıyamayız ki kılıcı? Biz çok güçlüyüz” diyen bir deve şu karşılığı vermiş:

“Üstelik o kadar pahalıdır ki bu, paranız yetmez.”

Yaşlı dev, “İki küp altına ne dersin Keloğlan” diye sormuş.

Bu öneri çok hoşuna gitmiş Keloğlan’ın. “Nerede altınlar” diye sormuş.

Çok memnun kalan yaşlı dev:

“Biraz ötede, Çengir Vadisi’nin düzlük yerinde” diye tarif etmiş, bir yakut sandık var. Altınlar o sandığın içinde. Bize yasak oralara yaklaşmak. Ama senin için bir sakıncası yok. Git ve al!”

Buna aklı yatmış Keloğlan’ın, şöyle karşılık vermiş:

“Kılıcın ağırlığını azalttım. Özel bir duası var, onu okudum. Fakat zehir saçmasını engellemedim. Kılıcı şuraya bırakıyorum. Ben buradan tamamen uzaklaşıncaya kadar sakın dokunmayın. Çünkü, kokumu alır almaz zehir kusar,benden hatırlatması.”

Devler korkuyla karışık bir duyguyla, “Hay hay emriniz olur Keloğlan, hele yürü git sen” demişler.

Kılıcı yere bırakan Keloğlan el sallayarak çekip gitmiş.

Çengir Vadisi’ne varan Keloğlan, yakut sandığı bulmuş. Hemen omzuna alıp yola girmiş. Keyfinden de türkü söylermiş.

Biz bakalım devlerin haline.

Bir zaman sonra, kılıcı yerden almışlar, bir de bakmışlar ki ne zehir saçıyor ne de kesiyor.

Kandırıldıklarını anlayan devler, bunu hazmedememiş. Bir insan yavrusunun oyununa gelmenin hırsıyla çileden çıkmışlar. Aralarından üç deve görev vermişler. Tutup Keloğlanı getirmelerini istemişler.

Büyük bir intikam duygusu ile Keloğlan’ın peşine düşen devler, gitmiş, gitmiş, ama onu bulamamışlar. Yine devam etmişler, ama biri uçurumdan yuvarlanmış, biri yorgunluktan düşüp ölmüş. Üçüncüsü ise tek başına aramayı sürdürmüş.

Keloğlan hâlâ gidermiş. Islığını da hiç kesmezmiş. Bir ormanlıktan geçerken, bir tilki ile karşılaşmışlar. İkisi de birbirini çok sevmiş. Selamlaşmış, oturup iki laf etmişler.

Tam bu sırada oturdukları yer titremeye başlamış.

“Eyvah” demiş tilki “neler oluyor?”

Hemen, durumu anlamış Keloğlan:

“Korkacak bir şey yok, bir dev bize doğru geliyor.”

Fakat böyle derken tilkiye güvenirmiş Keloğlan. Yoksa korkudan az kalsın düşüp bayılacakmış.

Yer sarsılmaya, havada toz bulutları belirmeye, ağaçlar da sallanmaya başlamış. Dev giderek yaklaşıyormuş. Keloğlan’ın yüzü gözü sararmış. Tilki, acımış arkadaşına. Biraz önce, erkeklik havaları atmasına zaten inanmamışmış. Moral vermek istemiş:

“Buraların kıralı benim Keloğlan, dev tek başına değil ordusuyla gelse para etmez.”

Keloğlan sevinç içinde ellerini çırpmış, tilkiyi kulaklarından tutup sevmiş.

Tilki hesapsız yardım eder mi?

Devin sıcak nefesi alev alev yüzlerini yalamaya başlamış ama, hâlâ tilkide bir hareket yokmuş.

Keloğlan titremeye başlamış. “Etme tilki kardeş” demiş, “kurbanın olayım, kurtar beni şu devin elinden.”

“Ben seni kurtaracağım ama, sen de bana bir konuda yardımcı olacaksın. Anlaştık, değil mi” demiş tilki.

Hiçbir şey düşünemiyormuş Keloğlan.

“O iş o kolay, hadi artık ne yapacaksan yap” diye yalvarmış.

Tilki, havalara bakmış, etrafı dikizlemiş ve öyle bir ulumuş ki yer gök inlemiş. Bir anda yüzlerce tilki etrafına toplanmış.

Bu kadar tilkiyi birarada gören dev, korkusundan olduğu yere yıkılıp ölmüş.

Tilki, yeniden ulumuş, yüzlerce tilki kaybolmuş.

Keloğlanı bir düşünce almış, “acaba tilki yakut sandığı ister miymiş?”

Tilki sitem etmiş, “Hâlâ ne istediğimi sormayacak mısın Keloğlan kardeş?”

Mahçup olan Keloğlan kuşkulu kuşkulu karşılık vermiş, “Sıkıntıdan hep unuttum, buyur seni dinliyorum.”

Tilki anlatmış meramını:

“Şu ileride bir ev ar. Bu evin avlusunda öyle güzel bir tavuk gördüm ki hâlâ unutamıyorum. Bembeyaz başı, altın gibi tüyleri var. Parıl parıl parlıyor. Kırmızı gagalarıyla rüyalarıma giriyor. Kaç defadır denedim, yakalayamadım. Kırk günden beri ortalıkta göremiyorum. Ne yap yap,bu tavuğu bana getir!”

Tilkinin isteğinin yakut sandık olmamasına çok sevinmiş Keloğlan. “İstediğin buysa olmuş bil” demiş hemen gitmiş.

Araya sora,tavuğun sahibini bulmuş Keloğlan. Selam vermiş. Yakut sandığı yere bırakmış.

Tavuğun sahibi sormuş, “Nereden gelip nereye gidersin Keloğlan?”

“Uzaklardan gelip uzaklara gidiyorum” diye cevap vermiş Keloğlan.

Az sonra, çok güzel bir kızın, elindeki ayran tası ile geldiğini görmüş. Çarpılmış, başı dönmüş. Bakakalmış kıza.

Ayranı başına dikmiş, üstüne başına dökmüş. “Hah” demiş, “Ben aradığımı bumdum, altın küpü ve şu güzel kız. Daha ne isterim ki” diye düşünmüş, tavuğusöylemeyi unutmuş.

Ev sahipleri “Bu sandığın içinde ne var” diye sormuş. Keloğlan “altın var” diye yanıtlamış.

Adamın gözleri fal taşı gibi açılmış, bakışları sandıkta kalmış. Mutlaka sahip olmak istemiş.

Keloğlan’ın aklı fikri kızdaymış.

Tilki bekleye bekleye ağaç olmuş, sinirinden ulumuş.

Bunu işiten tavuğun sahibi “avucunu yala” diye söylenmiş.

“Aaaa... vay be” demiş Keloğlan.

“Ne var” diye sormuş adam. “Ne öyle ay, vay deyip durdun?”

“Bir ses duydum” demiş Keloğlan, “tilki sesiydi galiba.”

Asıl niyetini gizlemiş.

Adamın sesi sertleşmiş: “Bıktım usandım bu pis düşmandan. Akşam sabah vurmak için bekliyorum, bir türlü denk getiremiyorum...”

“Tavuğun, horozun çok mu” demiş keloğlan.

“Hiçbiri umurumda değil” diye konuşmuş adam, yalnız beyaz başlı, kırmızı gagalı, altın tüylü bir tavuğum var ki. Tilkinin yüzünden kümeste ölecek. Görsen hele bir Keloğlan, dünyada bu kadar güzel tavuk yoktur.”

“Sat bana” diyen Keloğlan’a şöyle demiş adam:

“Olur ama pazarlıksız yumurta bile satılmaz.”

Keloğlan, “ne istersin” demiş. Adam “sandıkla değişelim” demiş.

Keloğlan, “Çocuk mu kandırıyorsun? Hiçbir sandık altın bir tavuğa verilir mi be adam?”

Adam, “Sen özelliklerini biliyor musun tavuğumun? Ezbere konuşma” demiş.

Meraklanmış Keloğlan: “Sahi mi, ne özellikleri varmış tavuğunuzun?”

“Çok güzel gıdaklar” diye cevap vermiş adam.

“Bir kahkaha atmış Keloğlan. “Gıdaklamayan tavuk mu olur?”

Adam, “İyi ama benimki güzel gıdaklama yarışmalarında hep birinci gelir, çok para kazandım...”

“Bak sen sahiden pek hünerliymiş. Bir gıdaklasın da göreyim” demiş Keloğlan.

Adam başını sallamış: “Şimdi olmaz.”

Keloğlan, “Neden olmazmış” demiş.

Adam, “tilki pusuda bekliyor, duymadın mı” diye yanıtlamış.

“Doğru, peki zaten kümesten çıkaramıyorsun, sat gitsin baha uygun bir fiyata” diye yeniden üstelemiş Keloğlan.

Adam bu fikre bayılmış, “öyle ya” demiş içinden “kümeste ölüp gidecek.”

Çetin bir pazarlık yapmışlar.

İki kese altına anlaşmışlar.

Tavukla birlikte sandığını da alıp yola koyulan Keloğlan, gidip tilkiyi bulmuş, tavuğu teslim etmiş.

Çok teşekkür eden tilki, sevinçli sevinçli ormanlara doğru giderken Keloğlan da yakut sandığı omzunda köyün yolunu tutmuş.

Keloğlan’ın bir sandık dolusu altınla geldiğini gören yaşlı anası, çok memnun olmuş, kucaklayıp bağrına basmış. Bir sürü de dualar etmiş.

Keloğlan sandığı eve bırakmış. Anasına demiş ki, “Ne istersin ana, söyle de ineyim pazara.”

Birkaç yiyecek almasını söylemiş anası Keloğlan’a. O da inmiş pazara. Doldurmuş çuvalları erzakla yüklemiş eşeğine.

Bütün köylüler şaşırmış bu işe. Artık herkes kızını vermek için sıraya girmiş.

Anası da çok sevinmiş ama Keloğlan, “Beni dün fakirken hor görenlerin kızını almayacağım ana, benim gönlüm, kırmızı gagalı, beyaz başlı, altın tüylü tavuğun sahibinin kızında tez hemen istemeye git.”

Anası, giyinmiş, kuşanmış, araya sora kızın babasını bulmuş. “Keloğlan’ın anasıyım, kızını istemeye geldim” demiş.

Adam kızının böyle zengin birisi tarafından istenmesine öyle sevinmiş ki, hiç naz etmemiş, vermiş.”

Hemen süslemiş, allamış pullamış, katmış kızını yaşlı kadının yanına.

Bütün köyde herkese parmak ısırtan bir düğünle dünya evine girmiş Keloğlan.

Çok mutlu bir ömür sürmüş karısı ve anasıyla

 

KELOĞLAN İLE SİNCAP DOSTU

Bir zamanlar bir köyde bir kadın ile oğlu Keloğlan yaşarmış. Fakirlikten, açlıktan perişan durumdalarmış. Bazen evde yiyecek hiçbir şey bulunmaz, oğul Keloğlan sepeti alır eline düşermiş ormanın içine. Biraz mantar toplar getirirmiş anasına pişirmesi için.

O gün yine sıkıntılı bir günmüş. Hava sisli ve yağmurluymuş. Keloğlan yine ormana gitmiş. Başlamış mantar toplamaya. Biraz da kendi yemiş. Sonra dinlenmek için oturmuş koca bir ağacın altına.

Başını kaldırınca bir sincap görmüş, öylece oturup duruyormuş. Keloğlanı görünce birden daldan inmiş sincap ve ağlamaya başlamış. Kucağına almış keloğlan sincabı, öpmüş, sevmiş sakinleştirmeye çalışmış. “Aaaah, ah” demiş sincap, “Senin gibi bir arkadaş bulamadım şimdiye kadar.”

Kendisi de dertlenen Keloğlan fakirliğini anlatmış sincaba. Çok acımış sincap onun haline, “gel sana bir iyilik yapayım” demiş.

Saatlerce yürümüşler ve sonuçta orman bitmiş uzakta kayalıklar görünmüş. Sincap, “Oraya git, seni keklikler karşılayacak sana üç soru soracaklar doğru bilirsen ne kazanacağını görürsün” demiş.

Gerçekten de Keloğlanı keklikler karşılamış. Kraliçe keklik “sana üç sorumuz var, bilirsen iki küp altın alacaksın” diye konuşmuş.

“Sorun” demiş Keloğlan. Bir kiraz ağacını gösteren kraliçe keklik “O ağaçta kaç kiraz var söyle bakalım” diye sormuş.

“Onu bilmeyecek ne var, sesin altın tüylerinin sayısı kadar.” Nereden bildiğini sorunca da “say da bak” demiş.

Doğru kabul etmişler bu yanıtı.

İkinci soru “Dünyanın tam ortası neresi” biçimindeymiş. Bunu da “Tam senin ayağını bastığın yer” diye yanıtlamış Keloğlan, “inanmıyorsan ölç de bak!”

Bu da doğru kabul edilmiş.

Son soruda ise eline iki tane ceviz alan kraliçe “hangisi daha ağır bil bakalım” demiş.

“Suya daha fazla batan ceviz daha ağırdır” diye yanıtlamış Keloğlan.

Bu da doğru kabul edilince iki küp altın verilmiş kendisine.

Koşa koşa evine dönmüş Keloğlan altınları anasına teslim edip hemen sincabı aramaya başlamış. Sincabı bulunca onu yine ağlar bulmuş, “Ben” demiş sincap, “Aslında padişahın kızıyım. Fakat bana büyü yapıldı ve bu hale geldim.”

Ona yardımcı olacağını söylemiş Keloğlan. Ancak sincap “Çok zor” demiş, “Kaf Dağı’na gideceksin, bir ejderhanın olduğu mağaradan zümrüt suyunu alıp getireceksin.”

Kasabadan keskin bir kılıç alan keloğlan Kaf Dağı’na varmış. Mağaranın ağzında bekçilik yapan dev yılanları kılıcıyla kesmeye başlamış. Yılanların çıkardığı sesi duyan ejderha mağaradan çıkıp aşağılara doğru inmeye başlamış. Bunu fırsat bilen Keloğlan mağaraya girip zümrüt suyunu getirdiği şişeye doldurmuş.

Koşarak sincaba dönen Keloğlan’ı sevinçle karşılamış sincapcık. Zümrüt suyunu içer içmez de dünyalar güzeli bir kız olmuş. Birlikte kızın padişah babasının sarayına gitmişler. Padişah da durumu öğrenince bir deve yükü altın armağan etmiş ona. Anası ile ömürlerinin sonuna kadar sıkıntısız, mutlu bir yaşam sürdürmüş Keloğlan ile anası da...

(En Güzel Keloğlan Masalları, Emel İpek, Papatya Yayınları)

 

ŞiFALI SU

Bir varmış, bir yokmuş. Köylerin birinde Keloğlan ile yaşlı anası varmış. Çok da fakir yaşantıları ile, bü­yük sıkıntı içindeymişler ama, gönülleri tok olduğu için, huzurluymuşlar.

Aklı epey yavanmış Keloğlan'ın.

Bu yüzden, annesinin verdiği işleri doğru dürüst göremez, çoğunlukla unutur, dolayısı ile de çok ağır sözler işitirmiş annesinden.

Bir zaman gelmiş ki, artık evde yiyecek namına hiçbir şey kalmamış. Yaşlı kadın, bir çare, bir çare derken, tavuklardan birini oğluna sattırmaya karar vermiş. Zaten topu topu üç tavuklan varmış.

Anası şöyle demiş:

- Aslan Keloğlanım, verdiğim her işi hemen unu­tan oğlanım, al şu tavuğu da, götür pazara satıver. Evde yiyecek hiçbir şeyimiz kalmadı. Yeteri kadar öte­beri al da gel.

Tavuğu alan Keloğlan, şen şakrak bir yürüyüşle, gitmiş pazara.

Birisi, kendisi gibi tavuk satarmış. Birkaç tane de tavuğu varmış. Keloğlan'ın bir yere gitmesi gerekiyor­muş. Tek tavuğunu, bu adama emanet etmiş:

- Tavukçu emmi, benim işim çıktı. Az sonra döne­ceğim. Sakın ben gelmeden satma.

- Tamam diye söylenmiş adam, yalnız, çok bek­leme derim sana.

Aceleyle uzaklaşıp giden Keloğlan, işini hemen görmüş ve tekrar tavuklarının bulunduğu yere gelmiş. Fakat birden bire şaşırmış. Çünkü ne tavukçu, ne de tavuklardan hiçbir eser yokmuş.

Keloğlan, anasına ne cevap vereceğini düşünme­ye başlamış. Neredeyse korkusundan eve gidemez­miş. Ama başka da yapacağı ne olsunmuş? Dönmüş evine eli bomboş olarak.

Tabii ne olmuş?

Anası, bir güzel dayak atmış,

Kara günler sürüp gidermiş. Ama, safmış ya bizim Keloğlan, öyle dert edindiği yokmuş sefil sefil ya­şantılarını.

Yine anasından gelmiş şöyle bir öneri:

- Keloğlan, sana iyi bir iş bulmamız gerekir. Bir komşumuzun tarlası çok fazla. Bir tanesini yancı ola­rak istesek, çalışır mısın?

- Hay hay anacığım, elimden geldiği kadar çalı­şırım.

Bunun üzerine tarla sahibi ile görüşmüş anası ve yancı olarak ekme iznini almış. Hemen oğluna vermiş azık torbasını, doğru tarlaya göndermiş.

Günlerce çalışmış Keloğlan ve tarlayı bir. baştan bir başa sürmüş, tarla sahibinin öküzleriyle. Buğdayı serpip üstünü topraklamış ...

Gel zaman git zaman aylar dönmüş hasat zama­nı gelmiş. Yine tek başına kalmış kocaman tarlada. Terlere boğula boğula ekini biçmiş bir yere yığmış.

Akşam olmuş, evine dönmüş Keloğlan:

- Ana demiş, görevimi yaptım. Ekinleri biçtim, bir kenara yığdım.

Sinirlenmiş anası:

- Ah oğlum, sen de hiç akıl yok mu?

Keloğlan “Olmaz mı ana, hem de çok...”

Anası, “Oğlum, nerede sende akıl, hiç ekin biçilir de gece yüzü tarlada bırakılır mı?

- Niye ana?

- Oğlum, saf oğlum, çalarlar çalarlar ...

Keloğlan, kendi kel kafasına bir şaplak atmış:

- Eyvah, hiç aklıma gelmedi. Hemen gidip alıp geleyim.

- Hey allahım. Oğlum, gece şimdi, gece. Ekin getirilmez bu karanlıkta, yarın sabah gün doğmadan gidersin.”

Sabah olur olmaz, daha gün doğmadan buğday tarlasına giden Keloğlan, gördüğü durum karşısında çok üzülmüş. Çünkü, ekinler olduğu gibi götürülmüş. Neşesi kaçmış, türkü bile söylemekten vazgeçmiş... Köyün içine girmiş, herkesin kapı önlerini tek tek ba­kıp kontrol etmiş.

Birkaç kadın, Keloğlan'ın ne aradığını sormuşlar o da “ekinlerimi tarladan çalmışlar, ben de bakıyo­rum” diye konuşmuş.

Kadınlardan biri, “Sen ne abuk sabuk bir oğlansın, utanmıyor mu­sun bizi hırsızlıkla suçlamaya” diye bağırmış..

Keloğlan, “Hem suçlu, hem güçlüsünüz. Ekinimi çalanları biliyorsanız, söyleyin. Bilmiyorsanız susun bari” diye çıkışmış.

Bunun üzerine, kadınlar ellerine geçirdikleri sopalarla Keloğlan’a başlamışlar dayak atmaya. Keline keline vurmuş­lar Keloğlan’ın. Sonra da öldü diye bırakmışlar. Bir zaman sonra, ken­dine gelen Keloğlan, üstünü başını silke silke hem yürü­müş, hem ağlamış. En çok da anasından korkarmış.

Bir ihtiyar çıkmış karşısına. Bembeyaz sakalları varmış. Bir süre merhametli bakışlarla Keloğlan'ı süz­müş, sonra şöyle söylemiş:

- A benim toy çocuğum, nedir derdin? Yara bere olmuş her tarafın. Anlatıver hele güzel oğlan...

Zaten, içini dökmek isteyen Keloğlan, bu fırsatı değerlendirmiş:

- Halim çok kötü Nur Dede, annem beni bekler evde, hiçbir şey kalmadı elde. Şansım iyi gitmiyor. Pazara, tavuk götürüyorum çalıyorlar, ekin biçiyo­rum aşırıyorlar, şaşırdım kaldım.

Nur yüzlü ihtiyar, şöyle konuşmuş, “Bundan sonra şunu yapacaksın toy oğlan. İki tavuğunuzdan beyaz başlı olana ayda bir kere ‘Beyaz başlı tavuk, altın yumurtla artık’ de. Yalnız, bu sırrı kimseye söyleme, bir de anan bilsin.”

Teşekkür etmiş ve evine gitmiş Keloğlan.

Anasını daha kim durdurur, kim sakinleştirebilir? Küplere binen kadın, “Vah benim aptal oğlum vah... Sen hiç akıllan­mayacak mısın “ demiş.

Eline geçirdiği bir odunla Keloğlan’ı kovalamaya başlamış, Keloğlan kaçmış, anası kovalamış, evin etrafını tama­men dönmüşler. Çok yorulmuş anası ve soluksuz düş­müş evin kapısına.

Keloğlan, bir yandan da şöyle konuşurmuş, “Vurup durma bana ana, yakında altın verece­ğim sana, şimdi inanmayacaksın belki de, lakin göre­ceksin gelecek ay geldiğinde”...

Bu sözler kadını hiç tatmin etmemiş: “Hadi oradan, beni bir de kandırmaya utanmıyor musun?”

Keloğlan, ne dediyse de inandıramamış. Nur yüz­lü ihtiyarla olan konuşmasını da anlatmış ama, anası, “Bu bir masal”, demiş. Neyse ağzım burnum derken, gelecek ay olmuş.

Keloğlan'ın neşesi yerine gelmiş. Kümesin önüne var­mış, beyaz başı, tavuğu yakalamış. “Beyaz başlı tavuk, altın yumurtla artık”, demiş. Beyaz başlı tavuk, birkaç kere gıdaklamış ve on altın yumurtlamış. Anasının gözleri fal taşı gibi açılmış, rüyalarda gezindiğini sanmış. Hep saflığından dolayı, işleri iyi göremeyen Keloğlan'ı alıp kollarının arasına, öpüp sevmiş, sonra da şöyle demiş:

“Oy anasının akıllı oğlancığı, öpsün seni anacı­ğın. Artık fakirlik bitti. Yalnız bunu kimseye söyleme, boş boğazlık etme”.

Sonra pazara koşmuş Keloğlan, istediği kadar yiyecek alıp dönmüş köyüne. Bir sonraki ay gelmiş. Beyaz başlı tavuk yine on altın yumurtlamış. Böy­le birkaç sene bolluk içinde yaşamışlar. Köyde İskender adında bir adam varmış. Çeke­mezin, hasedin tekiymiş. Her nasılsa beyaz başlı tavu­ğun ayda bir kere altın yumurtladığını öğrenmiş.

Birçok yöntem denemiş, utanmamış, sıkıIma­mış, tavuğu aşırmak için çok uğraşmış, Fakat becere­memiş. Ya tavuk gıdaklamış, ya kocakarı birdenbire evin önüne çıkmış veya Keloğlanla karşılaşmış... Ol­mamış işte. Düşünmüş taşınmış, Keloğlan'ı kandırmaya karar vermiş. Günlerce Keloğlan'ı takip etmiş, en uygun yerde yakalamış:

“Keloğlan, sana bir şey söylemek istiyorum”, de­miş.

“Allah Allah, demiş Keloğlan, senin benimle ne işin ola ki İskender Emmi hayrola”...

“Bir tavuğa ihtiyacım var”, diye belirtmiş isteğini. Keloğlan'ın çok tuhafına gitmiş, gülmüş de. “Memlekette tavuk mu kalmadı emmi, var git işi­ne hele”, diyerek bir de çıkışmış adama Keloğlan. Hemen ne cevap vereceğini düşünmüş İskender. Bulmuş da:

- Beyaz başlı tavuklara bayılırım. O da sadece sende var.

“Yani benim beyaz başlı tavuğumu mu istiyorsun?”

İskender, “Bedava istemiyorum, alacaksın paranı, vere­ceksin beyaz başlı tavuğumu” demiş.

“Bende satılık tavuk yok”, diye direnmiş Keloğlan.  “Çok büyük para vereceğim Keloğlan. Ananla yıllarca bolluk içinde yaşayacağınız kadar büyük pa­ra. Hadi, yeter artık, daha da naz etme, kelini öpe­yim, gözünü seveyim, beyaz başlı tavuğu göreyim” diye diretmiş İskender.

Fakat, Keloğlan'ın hoşuna gitmiş, çok para lafı. Bayağı meraklanmış, hem de sormuş, “Para, çok para dediğin ne kadar İskender Emmi? Uzatmayalım, pazarlık yapmışlar, bir tavuk fiyatı­nın 400 katı para karşılığı, Keloğlan, beyaz başlı ta­vuğu anasından gizli olarak adama vermiş. Birkaç gündür beyaz başlı tavuğu göremeyen Ke­loğlan'ın anası, feryadı basmış. Oraya bakmış bula­mamış, buraya bakmış görememiş, siniri tepesine çık­mış.

“Ah Keloğlan, vah Keloğlan, kara günler kapıda oğlan, beyaz başlı tavuk nerede? Acaba tilki mi kapıp götürdü? Keloğlan gerçeği söylemiş. “Oldu bir kere ana”, demiş. Sattım bir kere. Hem de 400 tavuk parası aldım. Belini tuta tuta bir sopa kapmış yaşlı kadın, Keloğlan'ın peşine düşmüş. Ahıra girmiş Keloğlan, ardın­dan anası. Dört dönmüşler. Kadının feri kesilmiş, so­payı bırakmış. Olduğu yere devrilmiş. Keloğlan, anasına çok acımış, İskender Emmisine gıcık kapmış, o hırsla evden kaçmış, gide gide köy dışına çıkmış. içli içli ağlamış... Derken, Nur Dede, karşısına çıkmış.

“Ah toy evladım, ne var yine? Nedendir böyle iç­li içli dertlenişin? Dök derdini bana, bir çözüm bula­yım sana”.

Dökmüş içini Nur Dede'ye, “Şansım bir türlü yüzüme gülmüyor Nur Dede. Anam ağlıyor evde, bakamaz oldum yüzüne. Kendi­me değil, yaşlı anama acıyorum, yaptım bir kere ha­ta, binip gideceğim buralardan yağız bir ata”. Çok acımış Keloğlan'a Nur Dede. “Anan için bir yol daha göstereceğim sana. Sizin evin aşağısında, bir su gözesi var. Çok şifaIı bir sudur, haberin ola. İnce (verem) ve taun (veba) hastalığına çok iyi ge­lir. Su satarak anana bakarsın. Yalnız, bu kere akıllı ol, kimseye bahsetme.”

Böyle demiş adam ve bir anda kaybolmuş. Keloğlan, koşa koşa eve gelmiş. “Ana, kurban ana, bir müjdem var sana. Oralı olmamış anası.

“Yine canımı sıkma be Keloğlan. Senin müjden­den ne olur? Bu saflık sende olduktan sonra, ne desen boş ...

Keloğlan, “Öyle deme ana, bu sefer kimseye söylemeyece­ğim” demiş. Anası, “Neymiş? Hadi gevezelik etme de söyle şu müj­de dediğin şeyi”.

Başlamış anlatmaya oğlu. “Bizim şu aşağıda bir su gözesi var ya ana, işte o su çok şifalıymış, ince hastalık ve tauna iyi gelirmiş. Kova kova satacağım, evimizi istediğin yiyeceklerle do/duracağım.

Kadının hoşuna gitmiş:

“Bu kere olsun ağzını sıkı tut. Hadi bekleme, ilk siftahını bu gün yap. eşeği ahırdan çıkar, güğümleri doldur kovalarla pazarda sat.

Keloğlan, eşeğinin yuları elinde, inmiş suyun gö­züne. Kapları doldurmuş, yürümüş gitmiş pazara. Herkes kendisine gülermiş. "Bu aptal çocuğun yapma­dığı iş bir bu kaldıydı”, demişler. Keloğlan, tellal gibi başlamış bağırmaya: “Duyduk duymadık demeyin, Keloğlan suyunu deneyin, toundan, inceden kurtulun!”

Halk bir anda başına toplanmış. Biri sataşmış, “Kimi kandırıyorsun sen? Hiç su satılır mı? Nerede görülmüş bu?”

Keloğlan, adamı duymamış bile, ilan etmeye de­vam etmiş. Kasaba'nın Kadısı oradan geçermiş, Keloğlan'ın nidasını duyunca, yanına yaklaşıp demiş ki, “Halkı kandırmaktan dolayı, seni cezalandırırım Keloğlan. Hadi, pılını pırtını topla ve köyüne dön. Keloğlan, “Denemesi bedava Kadı Efendi”, demiş. “İstersen, bir tas iç”.

Ahalinin gözleri, ikisinin de üzerindeymiş. Baka­lım bu işin sonu nereye varacakmış?

Kadı: “Yok yahu” demiş, “önce sen iç bakalım, hem ben göreyim, hem de ahali. Ne bilelim, belki zehirli su sa­tacaksın. Hadi dikle tası kafana”.

Kadı madı dinlememiş Keloğlan, patavatsızca karşılık vermiş. “Oldu mu Kadı Efendi. Biz, insanları kandıracak kadar kötü müyüz? Hem ben, ne inceden, ne de taundan şikayetçi­yim. Ne diye içeyim ki?”.

Herkes kıkır kıkır gülerken, Kadının tepesi atmış, “Böyle ağzına geldiği gibi konuşma Keloğlan. Bana edebinle konuş. Kim söyledi sana bu suyun şifalı olduğunu? Kendin hekim misin? Aklın bu işlere er­mez senin. Bu insanların sağlığı da benden sorulur”.

Sonra seni hapse atarım bak.

Saf oğlanın saflığı gitmiş, aksiliği gelmiş üstüne. “Peki sen doktor musun Kadı Efendi” diye söy­lenmeye devam etmiş. “Nereden biliyorsun bu suyun hastalıklara iyi gelmediğini. iftira atma bana, beddua ederim sana”.

Kadı, kadılığını gösterip demiş ki, “Bu dediğin doğrudur. Öyle ya, ben hekim değilim. En iyisi ince veya taundan mustarip birini bulup ona içirelim suyu.”

Olacak ya, hemen bir ince (verem) hastası öne çıkmış. “Verin bana bir tas su” demiş. “Verin de içeyim”.

Ölmüş koyun kurttan korkar mı? Ahali, daha bir merak girdabına girmiş. Hasta olan bir kadınmış. Bir de yalvarmış. Keloğlan, bir tas suyu içirmiş kadına. Bir dikleyişte suyu içmiş. Birdenbire öyle bir iştaha gelmiş ki, he­men bir şeyler yemek istemiş. Bu nedenle, şöyle ko­nuşmuş: “Bana somun somun ekmek getirin. Karnım aç, çok aç. Hepsini yiyeceğim, hepsini”.

Biri koşmuş fırına bir çuval dolusu somun ekmek alıp hemen dönmüş, hasta kadın, bir anda dört somu­nu yemiş. Bir tas su daha içmiş, dört somun daha in­dirmiş midesine.

Bir anda, kadının yüzü canlanmış, sanki verem­den eser kalmamış. Herkes, Keloğlan'a hayran hay­ran bakarmış. Şöyle şeyler konuşurlarmış:

“Ummadığın taş, baş yarar. Keloğlanı gördünüz mü? Meğer, ne marifetleri varmış. Yaşlı bir kadının kel kafalı oğlu deyip gülerdik, ama meğer neymiş be”.

Ahali, şimdi Kadı'nın ne diyeceğini merak eder­miş. Gayet memnun ve rahat bir sesle: “Seni hepimiz adına kutluyoruz Keloğlan” demiş Kadı. “Büyük bir hizmet yapacaksın artık. Bütün mem­leketlerde nam yapacaksın. Hem bütün bunlardan başka, büyük sevap alacaksın. Bütün ahali senden su alabilir. Hadi kolay gelsin” demiş ve gitmiş.

Suyun tamamını satan Keloğlan, eşeğini yiyecek­lerle yüklemiş dönmüş köyüne. Yolda pek neşeli oldu­ğunu gören köylüler, takılmışlar. “Hayrola Keloğlan. Suyu ne yaptın? Keloğlan, “Döktüm”, demiş, “kızdım döktüm”.

Fakat eşeğin sırtında bir sürü yiyecek olduğu için, birisi ciddi ciddi öğrenmek istemiş, gerçeği ve sormuş: “Bizimle kafa bulma Keloğlan, peki bunca yiye­ceği neyle aldın?”

“Şimdi ben ne söylesem, bana inanmayacaksınız. Ne diye konuşayım?”

“Yahu, ağzın mı eskir, söylesen” demiş bir baş­kası. “Gidin pazara, görürsünüz satmış mıyım, satma­mış mıyım suyu” dedikten sonra, türkü çağıra çağıra devam etmiş yoluna.

Annesi, suyu satıp bir eşek yükü yiyecekle gelen oğlunu görünce, mutluluk gözyaşları dökmüş. Düş gördüğünü sanmış. Oğluna sarılıp öpüp koklamış. Dualar etmiş. Günlerden beri ocakta yemek pişmezmiş. Bu yüz­den pek kederliymiş kadıncağız. Hemen, hasta haline bile aldırmadan yemek pişirmiş. Böyle bir zamanlar geçmiş aradan. Kıskanç ve ahlaksız adam İskender, bu kez şifalı suya dikmiş gözünü. Keloğlan'ı yalnız bir yerde dur­durup, “Suyu bana satar mısın” diye sormuş. Fakat, bu sefer, anasının da Nur Dede'nin de söz­lerini unutmamış Keloğlan. içten pazarlıklı olarak şöy­le cevap vermiş: “Bu kereki pazarlığımız kolay olmayacak, ama anlaşabilirsek, suyu satmayı düşünebilirim”.

Keyifli bir kahkaha patlatmış İskender. İnanama­mış duyduklarına. Şöyle demiş: “Hey be Keloğlan, aslansın sen, dünyalarda bir tanesin. Borcumu söyle, anlaşmayı yapalım”.

Keloğlan, ciddi ciddi demiş ki, “iki deve yükü altın getir, suyu gözesiyle, kayna­ğıyla birlikte al”.

İskender şok olmuş, sanki gözleri donmuş. Ağzını burnunu eğip bükmüş: “Bana bak”, diye bağırmış Keloğlan'a. “O ka­dar altını, ben değil padişahlar bile zor bulur.”

“Sen bilirsin öyleyse İskender Emmi. Madem pa­ran yok, öyleyse tabanları yağla da çek git” diye, sanki dalgasını geçmiş Keloğlan.

Sinirinden deliye dönen İskender: “Ben sana gösteririm”, deyip uzaklaşmış. Aynını anlatmış anasına Keloğlan. Yaşlı kadın İskender'i çok iyi tanırmış. Bundan sonra, su gözesini her akşam beklemesini tembihle­miş, oğluna.

O günden sonra, Keloğlan, her gece suyun göze­sini beklemeye başlamış. İlk zamanlar, kimseler gelip gitmemiş. Ama bir akşam, İskender, usul usul suyun gözesi­ne doğru yaklaşırken Keloğlan, dikkatle kendisine ba­karmış. Hemen tanımış tabii Keloğlan bu kıskanç ada­mı. Şimdilik dokunmamayı yeğlemiş. Belki bir iki kez gelir, su alıp gider ve bir daha da gelmek istemez di­ye düşünmüş.

Hakikaten, İskender, yanında getirdiği su kapları­nı doldurmuş, bir tas su içmiş ve geldiği gibi sessizce dönüp gitmiş ...

Anası ikide bir herhangi bir durum, bir tehlike olup olmadığını sorunca, “Ben varken evvel Allah, kimse yanaşamaz, şifa­lı suya ana” der, kahramanlık edalarına bürünürmüş ama, artık, bundan sonra böyle demesi pek mümkün olmamış.

Çünkü, İskender bir hainlik daha yapmış. Rengi öteki normal sulara benzemediği için şifalı sudan doldurduğu kapların içine, bayıltan otunun to­humundan atmış.

Köyün kapılarını tek tek dolaşarak, suyun çok kö­tü olduğunu, içildiğinde bayılttığını ve bir hafta bo­yunca tesirinin geçmediğini söylemiş. Bir de yanında taşıdığı o şifalı suyu göstererek, “İşte insanlara şifalı diye sattığı suyun aslı. Var­sa cesareti olan buyursun içsin”, diyerek, ne kadar doğru söylediğini güya ortaya koymuş.

Kim cesaret edebilir ki, böyle bayıltıcı bir tesiri ol­duğu söylenen suyu içmeye? Hileci İskender bir taktik daha bulmuş. Hemen bir köpek bulup getirmiş. Suyu içen köpek, saniyesinde bayılıp devrilmiş. Bunu gören köylüler, insanlara büyük bir iyilik yapmış olmak için, çıkmışlar civar mahalle ve köylere, tek tek uyarmışlar insanları. “Keloğlan'ın sattığı suyu sakın içmeyin. Yoksa, bayılırsınız. Bir hafta kendinize gelemezsiniz, belki de ölürsünüz. Aman ha, dostlar, köylüler, aman”.

Oldukça kurnaz olan İskender, bununla da kalma­mış, gitmiş, şifalı sudan epey almış ve halka şunu ilan etmiş: “Ey ahali! Duyduk duymadık demeyin, İskender suyu için. Şi­fayı görün”.

Halk, yine şüphe içindeymiş.

Bunu gören İskender şişine şişine, kendisinden ga­yet emin bir vaziyette bir kova suyu o kocaman mide­sine akıtmış.

Tabii, halk, daha durur mu? Kovalarla, kazanlarla su almışlar İskender'den. Bizim saf Keloğlan ise, kalakalmış orta yerde. Kimseye laf anlatamamış.

Anası: “Bundan sonra, daha dikkatli ol oğlum, nasıl oluyor da sen bu adamı göremiyorsun, aklım almıyor. Ah, gençliğim olaydı da, o İskender denen kurnaz til­kiyi tepeleyeydim” diyerek, üzüntüsünü belirtmiş.

Olaya çok sinirlenen Keloğlan, bu adama hak et­tiği dersi vermenin zamanı geldiğine inanmış ve bir yol yöntem aramış.

Hırsından deliye dönmüş.

Nihayet, kurnazca bir plan gelmiş aklına ve he­men uygulamış. Başka bir yerden aldığı birkaç kova suyun içine zehir koyan Keloğlan, şifalı, suyun yanına koymuş kovaları. Şifalı suyun ağzını da kocaman bir taşla örtmüş ve yakınlarda bir yere gizlenmiş.

Az sonra, İskender gelmiş. Birden şaşırmış, üzülüp de kahrolmuş. Zaten çok susamışmış. Hemen kovalardan birini ağzına diklemiş. içmiş epey. Ama, bir şeyler olmuş ve yere yıkılmış. Bir daha da kalkamamış.

Keloğlan, adamın ölüp ölmediğini adamakıllı an­lamak için gelmiş başucuna, bakmış ki, ölüp gitmiş. "Oooh, demiş, hak ettiğin cezayı buldun ".

Keyifli keyifli evine dönmüş. Anası sormuş: “Niye hemen geldin Keloğlan?”

“İşini bitirdim ana” diye konuşmuş Keloğlan.

“Kimin işini Keloğlan, sen nelerden söz ediyorsun?”

“O alçak adam kendi tuzağına kendi düştü, ze­hirli sudan içti ana”.

“Hemen saklan oğlum”, demiş anası, “seni gelip bulurlar sonra”.

Keloğlan: “Kim bilecek ana” demiş, “boş ver sen, nasıl olsa benim suyumun zehirli olduğunu söylemiyor muydu? Kör mü gözü, içmeseymiş der insanlar ...

Neyse...

Kara haber, yerde durmazmış.

İskender'in, Keloğlan Suyu içerek zehirlenip öldü­ğü haberi, bütün civar köylerde ve kasabada duyul­muş. Bütün halk şaşırmış, "ucuz kurtulduk" diye söylenmiş herkes. Bu olay, Kadı'ya kadar ulaşmış. Zaten, bir sürü şikayet gelmiş. Hemen tutup sorgusuz sualsiz hapse atmış Keloğ­lan'ı.

Dünyadaki tek varlığı Keloğlan'ının hapse atılma­sından sonra, hayli üzülen yaşlı kadın, işin peşini bı­rakmamış. Öyle etmiş, böyle yapmış, çıkmış Kadı'nın huzuruna. Ama büyük bir azar işitmiş Kadı'dan:

“Hem suçlu, hem güçlü pozu yapma be kadın bana. Senin oğlun katil katil. İdamı gerekir ama, yaşı kurtarmıyor. Hadi çekil git, mahkemeyi de boşu boşu­na işgal etme”.

Kadın, oturmuş olduğu yere, başlamış hüngür hüngür ağlamaya.

Kadı, başına bir iş olmaktan korkmuş:

“Söyle, diye bağırmış, söyle be ihtiyar kadın, ne söyleyeceksen”.

Haklı olduğundan adı kadar emin bulunan kadın­cağız, şunları söylemiş: “Suçsuz benim oğlum, karıncayı bile öldüremez o. Çıkart ne olur Kadı Efendi oğlumu hapisten, yoksa atarım kendimi şu merdivenden ...

Öfkesi katlanmış Kadı'nın:” Be hey kadın! Suçu sabittir Keloğlanın. Cezası hapistir zehirli su satanın. Var git işine”.

Kadın, kararlı kararlı söylenmiş: “İsterseniz suyu kontrol ettirin Kadı Efendi. Ben ve oğlum, her gün o sudan içtik, niye zehirlenmedik. Yalan mı söylüyorum sana? Hadi, artık acı bana, yol ver, çıksın Keloğlan'a”.

Kadı, kadının bu sözlerinden sonra biraz düşün­müş:

“Akla uygundur bu dediğin ihtiyar kadın. Suyu kontrol ettireceğim. Eğer zehirli çıkarsa, oğlunu idam ettireceğim gibi, seni de zindanlarda çürüteceğim, haberin olsun”.

Yaşlı kadın: “Boynum kıldan incedir Kadı Efendi” diye konuş­muş.

Kadı, hemen bir su uzmanı bulmuş, suyu yerinde kontrol ettirmiş.

Uzman: “Kadı Efendi, demiş, su gayet sağlıklı ve hem de şifalıdır. Kim söylemişse yalan söylemiştir, raporu bu­dur”. 

Kadı, daha fazla ve daha derin bir araştırma yap­madan Keloğlan'ı hapse attığı için çok üzülmüş. Bir emirle, Keloğlan'ı hapisten salıvermiş. Bir de tellal çıkartıp bağırttırmış: “Ey ahali, duyduk duymadık demeyin, Keloğlan, hapisten çıkarılmıştır. Suyunun sağlıklı. ve dahi şifalı olduğu anlaşılmıştır. Veremliler, vebalılar, koşun, Ke­loğlan'ın şifalı suyunu bulun!”

Bu haber üzerine çok mutlu olan anası, sevinç gözyaşları dökmüş. Allah'a, bu beladan kurtardığı için şükürler etmiş.

O günden sonra Keloğlan'ın müşterisi o kadar ço­ğalmış ki, paraları ne yapacaklarını şaşırmış.

Artık, parası olmayanlara bedava su dağıtmaya başlamış. Böylece, hak yerini bulmuş. Keloğlan ile anası, çok mutlu olmuş ve bolluk bir hayat sürmüş.

Darısı mı? isteyenlerin başına.

(En Güzel Keloğlan Masalları, Emel İpek, Papatya Yayınları)

 

 

KELOĞLAN İLE VEFASIZ ARKADAŞI

Bir varmış, bir yokmuş, hem de Allahın kulu çok­muş, bu kullardan biri de herkesin adını sanını işittiği bizim ünlü Keloğlanmış.

Keloğlan'ın bir arkadaşı varmış. Adı Hüsemmiş.

Yedikleri içtikleri bir gidermiş. Çok samimi imişler.

Böyle imiş ama Hüsem aşırı derecede kıskanç ruh­lu biriymiş. Bir gözünü diğer gözünden kıskanırmış ve çok da çekemez bir yapısı varmış…

Keloğlan o kadar masum, o kadar safmış ki, ca­nım ciğerim diyerek sevmekte olduğu Hüsem'in bu çok çirkin huyunu bilmezmiş. Kendisi gibi bilirmiş.

Anası ile çok fakir bir hayatı varmış. Ama artık, bu hayatı çekemezmiş ..

Gurbet ellere çıkıp iş bulmakmış amacı bundan böyle. Fakat, tek başına gidemezmiş, çünkü hiç gur­


Saat ve Tarih: 09:38, 2008-04-08
Yorum Yaz


<- geri | ileri ->

Reklam Aylık 25 Ytl Ücretsiz site aç      OtoLastik Rotbalans      Oyun      video      Evlilik Domain      Hosting 50 MB 15 TL